ORTA DİREK (DAĞIN ÖTEKİ YÜZÜ 1)





ORTA DİREK (DAĞIN ÖTEKİ YÜZÜ 1)


YAŞAR KEMAL


YAZARIN HAYATI


Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli’dir. Van Gölü’ne akın Ernis köyünden olan ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç süreci sonucu yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926’da doğdu. Ele aldığımız romanında da bir göçü anlatan Yaşar Kemal, belli ki bu eserini bir yaşanmışlığın sonucunda yazmıştır. Halen yaşamakta olan yazarımız 5 yaşında kan davası sonucu babasını kaybetti. Bir kaza sonucu sağ gözünü kaybetti. Ortaokul son sınıfta okulu bırakmak zorunda kaldı. Irgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu yaptı. Yazarımızın toplumcu gerçekçi topluluğu içinde yer aldığı için köydeki yaşamı, köylerdeki ağalık faktörünün ortaya koyduğu meseleler bu görüşe göre yansıtılmıştır. Gözlem yeteneği çok güçlü olan yazar, bunu kullanarak çok başarılı betimlemeler ortaya çıkarmıştır. Kendi yaşadığı sosyal çevreyi, yaşanmışlıklarını ve tanık olduklarını kalemine yansıtan Kemal, dünya çapında üne sahip olmuştur, eserleri yabancı dillere çevrilmiş ve birçok kez Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmiştir.
Roman: İnce Memed, Teneke, “Dağın Öteki Yüzü” üçlemesi (“Orta Direk”, “Yer Demir Gök Bakır”, “Ölmez Otu”), “Akçasazın Ağaları” dizisi (“Demirciler Çarşısı Cinayeti”, “Yusufçuk Yusuf” ), “Hüyükteki Nar Ağacı”, “Kimsecik” üçlemesi (“Yağmurcuk Kuşu”, “Kale Kapısı”, “Kanın Sesi”), Ağrıdağı Efsnesi, Binboğalar Efsanesi, Çakırcalı Efe, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, AI Gözüm Seyreyle Salih, Kuşlar da Gitti, Deniz Küstü, “Bir Ada Hikâyesi” üçlemesi (“Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”, Karıncanın Su içtiği”, “Tanyeri Horozları”),
Hikâye: Sarı Sıcak
Derleme: Ağıtlar, Üç Anadolu Efsanesi (Derleme – Özgün Anlatı)
Röportaj: Bu Diyar Baştan Başa, Allah’ın Askerleri (Röportaj-Öykü)
Deneme – Fıkra: Taş Çatlasa
Folklor Denemeleri: Sarı Defterdekiler
Antoloji: Gökyüzü Hep Mavi Kaldı (Sabahattin Eyüboğlu’yla birlikte yazmıştır.)
Konuşma ve Yazıları: Ağacın Çürüğü, Zulmün Artsın, Baldaki Tuz, Ustadır Arı


ESERİN TANITIMI


Romanın ilk baskısı 1960 yılında Remzi Kitabevi’nde yayınlatılmıştır. 1960-2003 yılları arasında baskıları Remzi Kitabevi’de olmuştur. 2004 yılında ise Yapı Kredi Yayınları tarafından baskısı yapılmıştır. En son baskısını (11.) Şubat 2013’te İstanbul’da yapmıştır. Eser 352 sayfadır.






KİTAP HAKKINDA


Göç sırasında karşılaştıkları talihsiz durumlardan dolayı pamuk toplama zamanı geçmeden Çukurova’ya gitmeye çalışan bir ailenin başından geçen zorlu hayat mücadelesi anlatılmaktadır. Yoksul köylü ailelerin hayatta kalmak için verdiği mücadeleler yansıtılmaya çalışılmıştır.


Bu kitapta köylü halk, üç zorlu unsurla mücadele içindedir.


Birincisi, köyde veresiye eşya aldıkları tüccar Adil Efendi’dir. Köylünün en büyük geçim kaynağı pamuktur. Her sene yaz mevsiminin sonunda Çukurova’ya gidip pamuk tarlalarında çalışıp para kazanırlar. Pamuğa gidene kadar ihtiyaçlarını veresiye ile karşılarlardı. Adil Efendi, pamuktan sonra paraların avucuna geleceğini bildiği için rahatlıkla veresiye verir. Ama yoksul köylü rahatlıkla veresiye alamaz, çünkü Çukurova’da onların neleri beklediğini bilmezler. Her Çukur’a inişleri tedirginlik içindedir. Çünkü tarla bulamam tehlikeleri vardır ki bu en büyük korkularıdır. Adil Efendi’de onlar için kabus olur.


İkincisi, köyün muhtarı Sefer’dir. Muhtar köylüyü sömüren ve çıkarları uğruna her şeyi yapabilecek kadar gözü dönmüş menfaatçinin biridir. Köylüsüne hiç acımayan Sefer, verimsiz tarlaların ağalarıyla anlaşıp, çalıştıracak adam bulamayan bu ağalardan rüşvet alarak zavallı halkını buralarda çalışmaya mecbur bırakır. Böyle olunca umduğunu bulamayan köylüleri Adil Efendi korkusu kaplar. Köylüler muhtarın bu zulmüne zaman zaman isyan etmeye kalkışsalarda muhtarın “canımı sıkarsanız, size Çukur’da hiçbir pamuk tarlası verdirmem” gibi çeşitli tehditlerine maruz kaldıkları için hiçbir şey yapamazlar. Ezilen köylü halkı hiçbir hakka sahip olamadan muhtarlarının ve tarla ağalarının zulmü altında hayat mücadelesi vermeye çalışırlar.


Üçüncüsü ise göç sırasında doğayla olan mücadeleleridir. Uzun göç yolunda doğada onları yalnız bırakmaz ve yukarıdaki iki unsur azmış gibi bir de o eklenir. Aslında doğa diğer ikisinin yanında mücadele bile olmaz ama gene de Çukurova’ya kadar halk yağmurda çamurda perişan oluyordu.


Romanda bu üç unsurla asıl mücadeleyi Uzunca Ali tek başına veriyordu. Ali’ye özel iki unsur daha eklemişti. Bunlar anası Meryemce ve Koca Halil idi. Atı yüzünden Koca Halil’den bir türlü kurtulamayan Ali, annesinin de bu yüzden tavır yapmasından dolayı iyice bunalmıştı. Atın ölümünden sonra anasıyla arası açılan Ali için Çukurova yolu, çile yolu olmuştu adeta. Köylünün gerisinde kalmaları ve pamuğa yetişememe korkusu Ali’yi iyice yıpratmıştı. Bütün bunlara ek olarak anasının kendisine olan tavırları ve yaşlılığından dolayı sırtında taşımak zorunda kalması roman boyunca bizi de çektiği acının içine itiyordu. Uzunca Ali’nin ve anası Meryemce’nin öfkeleri, korkuları, içinde bulundukları şartlarla öylesine uyumlu hale gelmiştir ki büyük bir gerçeklik duygusu uyandırırlar; bunun için roman bittikten sonra da bu duygular bizde yaşamaya devam ederler. Birde muhtarın köylüleri sömürmesine dayanamayan Ali, birkaç arkadaşıyla birlikte ayaklanma çıkarmaya çalışsada bu çabaları hep muhtarın müdahaleleri ve köylünün korkaklığından dolayı sonuçsuz kalırdı.


Zulüm ve sömürü altında ellerinden hiçbir şey gelmeden yaşamaya çalışan yoksul köylü halkın acılarını, pek görünmesede neşelerini ve hayatta kalma mücadelelerini toplumsal gerçekçiliğe uygun bir şekilde yansıtmaya çalışıyor bu eser.






OLAY ÖRGÜSÜ


Köylülere Çukurova’ya göç vaktinin geldiğini haber veren kişi olan Koca Halil, çok yaşlanmıştır ve kocamıştır. Kendini zor taşımaktadır artık. Çukurova’ya inecek gücü görememektedir kendinde. Çukurova’da pamuğun açtığını anlamasına yardımcı olan döngeleleri gören Koca Halil, Çukurova’ya inme vaktinin geldiğini köylülere on beş gün geç söyler. Bunun asıl sebebi ise, Çukurova’ya inecek gücü kendinde görememesidir. İnmesinin tek yolu ise bir at veya eşeğin olmasıdır. Cılız ve yaşlı bir atı olan Uzunca Ali’den yardım ister. Atıyla Çukurova’ya inmek için Ali’ye sürekli yalvarır. Uzunca Ali’nin annesi Meryemce, Koca Halil’in geçmişte kocası İbrahim’e kötülük ettiğini düşünüp ona düşman kesilmiştir. Geçen yıl ata bindirdiğine bin pişman olan Meryemce bu yıl kararlıdır ve oğlunu bu konuda uyarmıştır. Hatta sütünü helal etmeyeceğini söyleyerek tehdit etmiştir. Çok merhametli olan Ali, Koca Halil’in bu durumuna çok acımış ama annesinden çekindiği için Halil’i hep geri çevirmiştir.


Köylü Çukurova’ya indiğinde köyde bekçi falan bırakmazmış. Çünkü bu durumda köye hiç kimse bir şey yapamazmış. Hatta eşkıyalar başı Cötdelek, uzun bir süre jandarmalardan kaçmış, aç olduğu halde Çukurova’ya inen köyü boş olmasına rağmen yağmalamamış, çünkü gelenek böyle imiş. Koca Halil’de köylü daha Çukurova’ya inmeden Cötdelek ve adamlarının köye saldırmasını ve böylece hiç kimsenin Çukurova’ya inmemesini hayal etmiştir.


Köylünün büyük çoğunluğunun geliri Çukurova’dandır. Köyün tüccarı Adil Efendi’den veresiye mal alırlar. Pamuktan sonra da borçlarını öderler. Bütün köylü ihtiyaçlarını karşılamak ve borçlarını kapatabilmek için bir an önce Çukurova’ya inmeyi istiyorlardı.


Koca Halil’in geçte olsa döngeleleri gösterip muhtara haber vermesiyle köylüler hazırlıklara başlar. Bu hazırlıklar esnasında köylüler, muhtarlarının kendileri üzerinden çıkar elde ettiğini savunarak, birlik olmaya çalışırlar. Köyün büyük çoğunluğunun katılığı toplantıda muhtara karşı haklarını savunacaklarını dair söz verseler de beş yıldır aynısını yapıyorlardı ve hiçbir sonuç elde edemiyorlardı. Çünkü her defasında muhtar bunların planlarını bozuyordu. Muhtar devlettir. Çukurova ağalarına şikâyette bulunduğunda köylünün hiçbirine pamuk tarlası verilmez, böylece elleri boş dönerlerdi. Böyle olunca da Adil Efendiye olan borçlarını ödeyemezler. Bu sebepten dolayı köylü her defasında aldığı kararı uygulayamıyordu.


Köylü için yolculuk vakti gelmiştir. Meryemce ve oğlu Ali, yaşlı atı hazırlayıp yola düştüler. Hayvanlar dışında bütün köy göç ediyordu. Uzunca Ali düdük çalıp oynayarak, canlandırmaya çalışıyordu köylüyü ama pek keyfi yoktu. Çünkü Ali’nin yaşlı atı daha yolcuğun başında halsiz düşmüştür. Zayıf ve bakımsız bu atın hali Ali’nin canını sıkar. Atın üzerinde hem Meryemce hem de öteberi vardı. Köy görünmez olmuş köylüler ormanın içerisinde ilerliyorlardı. Yolculuk sırasında Ali, Koca Halil’i görür ve onun bitkin haline üzülür. Halil’e görünmemeye çalışsa da görürler birbirlerini. Ali, bu duruma dayamaz ve onu da anasının yanında ata bindirir. Ali’nin bu davranışına çok kızan Meryemce önce kendi içinden sonra da sesini yükselterek söylenmeye başlar. Koca Halil ise Meryemce’nin söylediklerine kulak asmaz.


Köylüler atının üstünde ilerleyen muhtarın etrafını sardılar. Ali, hemen öne atıldı ve toplayacakları tarlayı kendilerinin belirleyeceğini söyledi. Köylüler olarak böyle bir karar aldıklarını söyleyince muhtar çok sinirlenir ve Ali’ye bağırmaya başlar. Çok sinirlenen muhtar, köylüyü yanına çekmek için hitap gücünü kullanır. Canına tak eden köylüler, muhtarın tehdit eden sözlerini dinlediler ve tarlasız kalmaktan korktukları için bir şey diyemeyip dağıldılar.


Yağmur yağacağını anlayan köylüler hızlıca ormanın içine doğru kaçışıyorlardı. Meryemce ve Koca Halil’in bindiği at gerilerde kalmış ve yağmura yakalanmıştı. Hava iyice bozmuş ve fırtınaya dönüşmüştü. At daha fazla dayanamaz ve yere yığılır. Meryemce o fırtına rağmen atının başından ayrılmaz. Hava açılmış ve şiddetli ayaz ikisini de etkilemişti. Halil Meryemceyi oradan uzaklaştırmak için bin dereden su getirmişse de Meryemce başını bile kaldırmamıştır. Meryemce’yi inadından vazgeçiremeyen Halil, köylülere durumu haber verip yardım almak için hızla yola koyulur. Köylülere yetişir ve durumu anlatır. Muhtarın ceza olarak sığır ardına gönderdiği Ali, durumdan habersizdir. Köylüler hemen toplanıp Koca Halil’in anlattığı yere gittiler ve donmak üzere olan Meryemce’yi buldular. Hemen büyük ateş yakarak Meryemce’ye gerekli müdahaleyi yapan köylüler, yaşlı kadının kendine gelmesini sağladılar. Çok geçmeden gelen Ali, anasını ormana götürüp atının başına döner. Atın durumu kötüdür ve köylüler el birliği ile atı da ormana götürürler. Atın durumu daha da kötüleşir ve köylüler attan umutlarını kesmişlerdir.


Muhtar köylünün yola düşmesi için emir verdi ve köylüler yollarına devam ettiler. Ali ve ailesi ise atın başında kalıp çaresizce atın iyileşmesini beklediler. At çok geçmeden can verir. Atın ölmesine sebep olduğunu düşünen Meryemce Ali’ye düşman kesilir. Ali, atın derisini yüzdükten sonra köylülere yetişmek için hemen yola koyulur. Onlara ulaşamazlarsa aç kalırlar, borçlarını ödeyemezler ve köylü verimsiz tarlalarda çalıştırılır diye endişelenir. Koşarcasına ilerlerken Meryemce ve çocukları geride kalmışlardı. Meryemce’nin dizlerinde derman kalmamıştı. Var gücüyle ilerleyen Ali, anasının bu durumuna dayanamayıp geri döner ve onu sırtında taşır. Bir süre konakladıktan sonra Ali gene var gücüyle ilerler ama gene aynı şeyler tekrarlanır ve geri dönüp anasını gene sırtına alıp taşır. Bu geri dönüşler Çukurova’ya kadar sürer.


Meryemce, yol boyunca Ali’ye beddualar eder. Ali ne derse desin bir türlü yaranamaz anasına. Meryemce öyle bir inada tutulmuştu ki azalmak bilmiyordu. Hatta namaza başlayacağını söyleyen Ali’yi Allah’ı kandırmakla suçlar ve namazlarının kabul edilmeyeceğini söyler. Köylüye küsüp tek başına Çukurova’ya giden ve yolda onlara rastlayan Yanıkoğlan köyünden Körlü Osman’ı oğluyla karşılaştırır ve oğlunun onun gibi bir yiğit ve cesur olamayışına hayıflanır. Meryemce, bir ara çok sevdiği gelini Elif’e de arkasından beddualar eder ve ona söverdi. Ali için iyi temennilerde bulunur ve bu pek uzun sürmezdi. Ali’nin geliş gidişler sırasında yalnız kaldığında hayaller kuran Meryemce, Çukurova’da merhametli bir ağanın yanına yerleşmeyi bile düşünür. Uzun süre geride kalan Meryemce, bu durum karşısında korkuya kapılır. Oğlunun ve gelininin bu dağ başında kendisini ölüme terk ettiğini düşünür ve köye dönmeye karar verir. Bütün köylünün pamuğa gitmesinden dolayı köy boştu ve bunun yüzünden köye dönmekten de korkuyordu. Daha sonra köyün delisi Vurgun Ahmet aklına gelir. Bunu hatırlayan Meryemce köye doğru yola çıkar. Ali’de uzun süre annesinin gelmemesinden şüphelenip endişelenir ve her yerde onu arar. Sonunda onu bulup sırtına alarak konakladıkları yere götürür. Bunun yüzünden zaman kaybeden Ali, içinden annesine sövmeye başlar. Kızdıkça kızıyor, yürüdükçe öfkesi artıyor ve deliye dönüyordu.


Ali, hayaller kurmaya devam ediyordu bu arada. Köylü ile arasında uzun bir mesafenin olduğunun farkındaydı. Çukurova’ya öyle bir yağmur yağmasını istiyordu ki her yer çamur olsun, sel olsun. Irgatlar tarlaya giremez olsun, pamuklar dökülsün. Yetişemezse, çocuklarının aç kalacağını, Adil Efendi’nin kendisini hapisler sündüreceğini düşündü. Bu düşünceler Ali’yi deliye döndürmüştü. Elif ile Meryemce’ye bağırıp duruyordu. Ali, yolun boş olmasına şaşırmış, çünkü pamuk toplama zamanında bu yollar köylülerle dolardı. Buradan da Koca Halil’in şaşırmış olabileceğini düşünüyordu. Otların köklerinin bile kurumadığını gösteren Ali, dört güne Çukurova’ya varacaklarını, on güne anca da pamuğun açacağını düşündü. Buna göre önlerinde on dört gün vardı. Bunlar Ali’yi rahatlatmış ve rehavete düşürmüştü. Daha zamanlarının olduğunu düşünerek rahat hareket etmeye başlamışlardı. Ali bu yolculukta perişan olmuştu. Yolculuğunun yanında bir de ayakları yürümekten yaralanmış, paramparça olmuştu. Oğluna beddualar eden, kin tutan Meryemce, ayağının durumuna dayanamamış, ormandan toplandığı bitkilerle ilaç yapıp Ali’nin ayağını iyileştirmiştir.


Çocuklarının bu kış perişan olacağını, Adil Efendi’nin kendisini süründüreceğini düşünen Ali, önceki düşüncelerini kafasından attı ve birdenbire ortalığı toparlayıp yola düştü. Elif ise Ali’nin bu durumuna çok üzülüyor ve onun aklını yitirdiğini düşünüyordu. Gene Meryemce’yi kaldıkları yerde bırakıp giden Ali ve ailesi ortalıktan kaybolunca Meryemce, Ali’ye beddualar etmeye tekrardan başladı. Ali’ye muhtaç olmak istemeyen Meryemce, kendi kendine yürümeye çalışıyor bu arada da Çukurova’ya yetişmemeyi ve Ali’nin perişan olmasını diliyordu.


Halil ile İbrahim askerliklerini Yemen’de yapıyorlardır. Zorlu savaş şartları altında daha fazla dayanamayan ikili firar ederek köylerine dönerler. Ama ikili yakalanmaktan korkuyordur. Çünkü cezaları idamdı. Kozan’dan vatana ihanet suçundan yargılanacak kaçaklardan oluşan bir çete vardı. Aslan Ağa adında bir çete reisine sığınan ikili, at çalıp Halep’e taşıyorlardı. Bunun için ancak karınlarını doyurabilecek kadar para alıyorlardı. Ama asılmaktan korktukları için pek ses çıkaramıyorlardı. İkiliyi bir gece Halep yolunda Gavur Dağı’nda jandarmalar yakalar. Mahkemede Halil bütün suçu İbrahim’e atar ama hakim Halil’i suçlu bulur. Ve iki yıl Adana Hapishanesi’nde yatar. Halil’in bütün yaptıklarına rağmen İbrahim Adana’dan ayrılmaz. Orada çalışarak Halil’e sürekli yardım eder. Zaman geçer ve Halil hapishaneden çıktıktan sonra ikili köye dönerler. Başlarından geçenleri köylülere anlatan Halil ve İbrahim’in dedikleri birbirini tutmaz. İbrahim, Halil’in kendisi hakkında övgü dolu hikâyeleri çok sever. İbrahim’in anlattıklarını sessizce dinler ve hiç yalanlamaz. Meryemce, İbrahim’in kendisine anlattıkları ile Halil’in köylülere anlattıkları arasındaki tutarsızlığa takmış ve Halil’in yalan söylediğini bildiği halde İbrahim’in itiraz etmemesine kahroluyordu. Kara Halil’in kocasını hep kandırdığını, ona hırsız damgasını vurdurttuğunu ve onu kendisinden uzaklaştırdığını düşünüyordu. Bunlardan dolayı Koca Halil’den nefret ediyordu.


Köyüler son konak yerleri olan Söğütlü’ye vardılar. Günler gelip geçer, köylüler sabırsızlanırlar. Ama Muhtar Sefer, köylüyü Söğütlü’de tutmaya devam eder. Muhtarın bu davranışına daha fazla dayanamayan Taşbaşoğlu isyan eder ve muhtarın karşısına geçer:”Bu böyle olmaz arkadaş! Sen bu köylüyü pamuk bittikten sonra Çukurova’ya indiremezsin. Yazık değil mi bize? Baksana çoluk çocuğumuzla ne hallere düştük yollarda sürüne sürüne.” Dedi. Muhtar istifini hiç bozmadan, rahat rahat, umursamaz tavırlarına devam eder. Koca Halil’in döngeleleri geç haber verdiğinden dolayı yola geç çıktıklarını, elin köylülerinin ise Çukurova’da giremedik tarla bırakmadığını söyler. Delice Bekir Ağa’nın da tarla bulmak için Çukurova’da çırpındığını ondan haber beklediklerini söyler. Söğütlü’de beklemelerinin sebebinin Koca Halil olduğunu öğrenen köylüler ona öfkelenmişlerdi. Koca Halil, utancından, korkusundan köylünün içine inemiyor, çalıların arasında gizleniyordu. Köylünün kendisini parçalayacağından korkan Koca Halil, daha fazla dayanamayıp uzaklara kaçtı. Taşbaşoğlu, köylüyü ayaklandırmak istiyordu ama her defasında vazgeçtikleri için onlara güvenemiyordu. Ama bu sefer köylülerde kararlıydı ve Kır İsmail’in de ayaklanmaya katılması Taşbaşoğlu’nu umutlandırmıştı. Amaçları toparlanıp muhtara rağmen Çukurova’ya inmekti. Köylünün ayaklandığını öğrenen Muhtar Sefer, Kır İsmail’in de ayaklanmaya katıldığını öğrenmesiyle deliye döner. Bu işin başındakilere ceza vermesinin çare olmadığını düşünen Sefer, Taşbaşoğlu’na destek veren köylülerin kendi safına çalışır. Bunu da geçmişte köylere yaptığı yardımları onlara hatırlatarak yapmaya çalışır. Tüm bunları öcünü fitil fitil burunlarından getirecekti ama önce tatlı dilini kullanacak daha sonra sertliğe başvuracaktı. Muhtar Sefer, cahil ve yoksul olan köylüyü tatlı diliyle etkilemek, onları yanına çekmek için tek tek yanlarına gidip sohbet edip onlara yaptığı yardımları anlatıyordu. Bu şekilde Taşbaşoğlu’ndan da intikamını almış oluyordu. Ve muhtar köylünün çoğunluğunu yanına çekmeyi başarır gene.


Uzunca Ali ve ailesi tüm zorluklara direnerek yollarına devam ederken köylüden kaçan Koca Halil’e rastlarlar. Koca Halil’ kızgın omlarına rağmen Ali dayanamaz ve ona yemek verir. Halil, köylünün Miralay’ın çiftliğine gittiğini söyler. Ali çiftliğe gittiğinde tarlaları otların aldığını ve pamuksuzluğu görünce hayal kırıklığına uğrar. Köylüler Ali ve ailesini görünce çok şaşırırlar. Taşbaşoğlu, Ali’ye durumu anlatır ve üzülmemesini söyler.


ŞAHIS KADROSU


MERKEZİ KİŞİLER


UZUNCA ALİ: Meryemce’nin oğludur. Karısı Elif, Oğlu Hasan ve kızı Ümmühan vadır. Yazar onu şöyle betimler:”Ali, uzundu, incecikti. Buğday benizli, kapkara kalın kaşlıydı. Yüzü de uzundu. Yüzüne bakınca ilk kaşlarını görürdün. Çenesi kadınların çenesi gibi sivriydi. Şalvarı da eski, yamalıydı. Mintanı eskilikten rengini yitirmişti.”


Alçakgönüllü ve merhametli olan Ali, bu özelliklerinden dolayı çok sıkıntılar çekmiştir. Merhametinden dolayı annesinin bütün itirazlarına rağmen Koca Halil’i atına bindirir. Atı ölünce de annesiyle araları açılır. Köylü ile aralarındaki mesafe açılınca zavallı Ali, Çukurova’ya zamanında varmak için başına gelen bütün olumsuzluklara, doğanın zorlu şartlarına ve anasının bitmek tükenmek bilmeyen inatçılığına göğüs germiştir. Özellikle onu en çok zorlayan anası olmuştur. Çünkü anası, atın ölümünden onu sorumlu tutmuştur ve ona inat olsun diye birçok zorluk çıkarmıştır. Ama çok sabırlı olan Ali, anasının çıkardığı bütün zorluklara rağmen Çukurova’ya varabilmiştir. Bu yolculuk sırasında anasını hep sırtında taşımıştır.


Köylüler bütün ihtiyaçlarını Adil Efendi’den sağlarlardı. Aldıklarını veresiye yazarlar, pamuktan sonra da borçlarını öderlerdi. Ali yolculuk sırasında yaşadıklarından sonra pamuğa yetişemeyeceğinden endişe eder ve Adil Efendi’ye olan borcunu ödeyemeyeceğini düşünür ve korkardı. “ Olmaz, olmaz! Ulaşamazsam çoluk çocuğum aç, çıplak kalır. Borcumu ödeyemezsem Adil Efendi de ağzıma sıçar. Ben ulaşamazsam köylü muhtara, Delice Bekir’e kul olur, kul olur avrat. Köylü verimsiz tarlalarda sürünür, köye beş parasız döner. Duydun mu?”(s.93) diyerek hem kendi için hem de köylü için tedirgin olmaktır.


Haksızlıklar karşısında kendini tutamayan Ali, muhtarın köylüye yaptığı haksızlıklara da seyirci kalmamıştır. Taşbaşoğlu Mehmet ile beraber muhtara karşı köylüye örgütlemeye çalışırlar. Muhtar yapılanları fark eder ve elebaşı olan Ali’yi sığır ardına göndererek cezalandırır.


MERYEMCE: Uzunca Ali’nin annesi olan Meryemce, Yalak köyünün en yaşlılarındandır. Yaşar Kemal Meryemce’nin dış görünüşünü şöyle betimler:”İriyarı, beli bükülmüş, sivri çeneli, uzun yüzlü, elmacık kemikleri çıkık, gençliğinde iri gözlü olduğunu gösteren güzel, kara yüzlü bir kadındı. Tüm dişleri dökülmüş, avurduna geçmişti. Yüzü gözlerinin kenarları, alnı, dudakları kırış kırıştı. Yeldirmesinin altındaki azıcık kalmış ak, kınalı saçının bir kısmı alnına dökülmüştü.”(s.17)


Meryemce’nin hayattaki tek dayanağı oğlu Ali idi. Zaten romanda da ana oğlun hayat mücadelesi anlatılıyor.


Meryemce’nin en önemli özelliği inatçılığıdır. İnatçılığından hiç vazgeçmez roman boyunca. Bu inatçılığı yakınlarına hayatı çekilmez kılar. Pamuk toplama zamanı Çukurova’ya inerken yaşlılığından dolayı Ali’nin atını kullanmak isteyen Koca Halil’e olan nefretinden dolayı ona izin vermez. Ama oğlu dayanamaz ve onu da ata bindirir. At yolda ölünce Meryemce oğluna küser ve inatçılığından hiç kimseyle konuşmaz. Oğluyla arasına mesafe koyar ve sık sık oğluna beddualar eder. Uzunca Ali onu sırtında Çukurova’ya götürmesine rağmen onuruna yediremediği için oğluna yüz vermez. Ama bu oğluna gösterdiği yüzüdür. İçinde ise oğluna büyük bir bağlılığı vardır. Atın ölümünde merhametli oğlunun suçunun olmadığını, bütün suçun kocamış Halil’de olduğunu biliyordu. Oğlunu bu yaşına kadar o büyütmüştü. Çünkü kocası İbrahim çok az onlarla beraber olmuştur. Meryemce oğluna hem analık hem de babalık yapmıştır. Bu da onu aynı zamanda hayata karşı dirençli hale getirmiştir. Ömrü yoksulluk içinde geçen Meryemce ağaların muhtarların baskılarından dolayı yaşadığı huzursuzluğu ilerleyen yaşlarında kocamışlığın getirdiği güçsüzlükle beraber daha da derinden hissetmiştir.


Meryemce atının ölümünden sorumlu tuttuğu oğlu Ali ile o olaydan sonra konuşma şeklini de değiştirmiştir. Oğluna söylemek istediklerini onun yanında gelinine söylüyormuş gibi söyler. Böylece oğluyla arasındaki buzları eritmez ve onu iğnelemeye çalışır. Bu davranışı da inatçılığının göstergelerinden biridir. “Kim demiş ayakta duramıyorum. Kızım sana söylüyorum, Elif! Siz işinize bakın, varın gidin, koyun gidim. Ben inerim kendi kendime. Ta Çukur’a kadar.” (s.174)


Doğanın zorlu şartlarına ve yaşlılığına inat Çukurova’ya varmak isteyen Meryemce bir ara gururuna yenilmiş ve oğluna yük olmamak için köye dönmeye çalışmıştır. Yalnızlıktan korkan Meryemce için Vurgun Ahmet bir umut olsa da oğlu ve gelinin onu bulmasıyla köye dönme planı bozulur.


KOCA HALİL: Seksen yaşını geçmiş olan Koca Halil, köyün en yaşlılarındandır. Meryemce’nin kocası İbrahim ile Yemen’de asker iken birlikte firar ederler ve yakalanmamak için bir çeteye sığınırlar. Orada at hırsızlığı yaparlar. Yakalanıp bir süre hapishanede yattıktan sonra köyüne döner.


Döngeleleri fark ederek köylünün Çukurova’ya inme vaktinin geldiğini haber verir. Yaşlılığından dolayı Çukurova’ya inecek gücü kendinde bulamayan Halil, kendisini pamuğa götürecek bir at bulamadığı için köylüye pamuk zamanını on beş gün geç haber verir. Buradan da Koca Halil’in kendi çıkarları uğruna çalıştığı ve işine geldiği gibi davrandığını görürüz. İstedikleri yapılmayınca da karşısındakine kin tutan bir kişiliğe sahiptir. Halil’in geç haber verdiğini öğrenen köylüler ona çok öfkelenirler. Halil bu durum karşında korkuya kapılır ve bir süre ortadan kaybolur.


Yolculuk sırasında Halil’in biçare haline dayanamayan merhametli Ali onu da anasının yanında ata bindirir ve bir süre sonra at ölür. Zaten Koca Halil’den nefret eden Meryemce bu olaydan sonra oğluna da kinlenir. Yani ana oğlun arasının açılmasına sebep olmuştur.


MUHTAR SEFER: Yalak Köyü’nün muhtarıdır. İki karısı vardır. Menfaatlerine göre hareket eden muhtar, zavallı köylülerin sırtından geçinip onları sömürür. Çukurova’da ağalarla para karşılığında anlaşıp köylüsünü verimsiz tarlalarda çalıştırıp sefalete sürükler.


Siyasetçilerle arasını her zaman iyi tutan muhtar, çıkarlarına göre taraf tutar ve kim iktidarda ise onun yanında yer alır. Sürekli köylüsünü ezen muhtar, ikiyüzlü ve yalakadır: “ Bir anda on tane adamın kisvesine bürünür. Demokrat olur, İsmet Paşacı olur.”(s.27)


Köylü muhtarın zulmüne karşı birkaç kere gizli olarak toplansa da korkusundan hiçbir şey yapamaz. İsyan eden Ali’yi ceza olarak sığır ardına gönderir. Taşbaşoğlu’nun yolculuk sırasında başlattığı ayaklanmayı ise köylünün tepkisini çekmemek için tatlı dille çözmeye çalışır ve tek tek herkesin ayağına gidip onlara yaptığı yardımları anlatıp, yanına çekmeye çalışır. Ve istediğini elde etmeyi de başarır hep.


YARDIMCI KİŞİLER


ELİF: Uzunca Ali’nin karısıdır. Hasan ve Ümmühan adında iki çocuğu vardır. Meryemce kaynanasıdır.


Kocası Uzunca Ali gibi oda sabrıyla ön plana çıkar. Meryemce’nin ve ara sıra kocasının yaptıkları karşısında sesini çıkarmayan Elif, bütün bunlara rağmen yılmaz ve çalışmasına devam eder. Kendisinden çok ailesini düşünen Elif, hem ailesine hem de doğaya karşı verdiği mücadelede yorgun düşse de Çukurova’ya kadar direnmesini bilir.


Fedakâr bir köylü kadını olan Elif, küs olan ana ile oğlun arasında arabuluculuk görevini yapar. Meryemce, oğluna söylemek istediklerini Elif aracılığıyla iletir.


Göç sırasında kocasıyla beraber en çok yorulan kişi olan Elif, çocuklarının gereksinimlerini de karşılar. Özverili bir kadın olan Elif, her konak yerinde ailesine yemek yapar, onların ilgi alaka gösterirdi. Kocasını ve çocuklarını çok seven Elif, çıkardığı zorluklara rağmen Meryemce’yi de çok sever ve ona hiç kin duymaz.


HASAN VE UMMUHAN: Uzunca Ali ve Elif’in oğlu ve kızıdır. Göç sırasında onlarda büyük zorluklar yaşamış ama çocuk aklıyla bunların üstesinden eğlenerek gelmesini bilmişlerdir. Hasan en çok kiraz çubuğu toplamaktan zevk alırdı. İki kardeş yolculuk boyunca daha çok kendi aralarında sohbet edip vakit geçirmişlerdir.


TAŞBAŞOĞLU MEHMET: Köylüyü Çukurova’ya inmek için bekleten muhtara karşı ayaklanma başlatan kişidir. Köyde de Uzunca Ali ile beraber yapmışlardır bunu.


Muhtarın bütün planlarını bilen Taşbaşoğlu, köylüyü muhtara karşı ayağa kaldırır. Çünkü köylünün güvenini kazanmıştır. Ama her seferinde köylüler, tarlasız kalmaktan korktukları için muhtarın yalan dolanlarına kanıp Taşbaşoğlu’nu hep yalnız bırakırlar. Taşbaşoğlu da dayanamaz ve:” Sizden bıktım. Sözüme gelince benimle birlik olup, Sefer’e söver, onun yoluna gitmeyeceğinize avrat boşarsınız. Sonra karşısına geçer, iki laf eder, ona doğru hiç düşünmeden kayar gidersiniz.”(s.265) diyerek isyan eder ve çekip gitmeye karar verir. Ama köylü gene de korkudan muhtarın yanında yer alır.


ADİL EFENDİ: Köylüye veresiye mal satan köyün tüccarıdır. Köylü pamuk zamanına kadar ihtiyacını veresiyeyle karşılardı. Pamuktan sonra da borçlarını öderlerdi:”Sarı deftere yazar. Bilir ki millet Çukurova’dan dönünce, bir ölüm kalım olmamışsa sarı deftere yazılılar eksiksiz avucunun içindedir”.


Borçlarını ödeyememekten çok korkan köylülerin başına korktukları şey gelmiştir. Çünkü muhtar onlara verimsiz bir tarla bulmuştur. Pamuktan eli boş dönen köylü, Adil Efendi’ye olan borçlarını nasıl ödeyeceklerini kara kara düşünürler.


ÖKSÜZ DURAN : Taşbaşoğlu Mehmet ve Uzunca Ali ile beraber muhtara isyan eden kişidir. Köyde toplantılar onun evinde yapılır. Cesur bir kişi olan Öksüz Duran, muhtara karşı sözünden dönmeyen kişiler arasındadır.


DELİCE BEKİR: Muhtar Sefer’in adamıdır ve köylüden önce Çukurova’ya inip, tarlalar hakkında muhtara bilgi verir. Amaçları köylüyü verimsiz tarlalarda çalıştırıp, sefil halde bırakmaktır. Köyünün ezilmesine sebep olan taraftandır.


ZAMAN


Romanda net bir zaman kavramı yoktur. Ama yazın son zamanları ile sonbaharın ilk zamanları olduğu söylenebilir:”Güz yelleri neredeyse esmeye başlayacak. Boz toprağı soğuk, ürpertici bir yel yaladı yalayacak. Kuş boyunlarını kanatlarının arasına çekmiş, kuytularda büzülmüş duruyorlar. Üşümüş kuşlar. Keklik sesleri gelmez oldu. Kınalı ayaklarının izi yok artık çalı diplerinde. Günler geçtikçe bu azıtan ne? Yaz sonu yelleri(s.10).


“ Bir anda on tane adamın kisvesine bürünür. Demokrat olur, İsmet Paşacı olur.”(s.27) cümlesinden Demokrat Parti döneminin olduğu anlaşılıyor. Bu dönemde 1950-1960 yılları arasını kapsıyor.


MEKÂN


Olaylar Yalak Köyü’nde başlar. Yalak Köyü hakkındaki ise tasvir yapılmamıştır. Romanın genelinde ayrıntılı mekân tasvirleri vardır. Çünkü eser bir göçü anlattığı için kapalı bir mekân hiç yok gibidir. Köyden çıkıp yolculuğa başlamalarıyla farklı farklı mekânlar tasvir edilmeye başlanır. Köylünün ilk mola verdiği yer Çağıloluk’tur. “Yol koyağın tam dibinden geçiyordu. Yolun üst başında, dört bir yanını kokulu yarpuz almış ulu cevizlerin altında bir pınar vardı. Adına Çağıloluk derlerdi. İlk konak burasıydı.” (s.39)


Daha sonra orman içinde konakladıktan sonra Ziyaret Cevizi’ne gelirler. Burası efsanevi bir hikâye sahip olduğu için korkulan bir yerdi.


“Köy gelmiş Söğütlü’ye konmuş epeydir burada bekliyordu. Burası son konaktı. Çukurova toprağı aşağılarda, bir sis, bir güneş buğusu içinde ağaçları, Hüyükleri, akarsularıyla uzanıp gidiyordu.”(s.251) diyerek son konak yeri belirtiliyor.


Romanda en son durak olarak Çukurova’ya gelinir. Ve burada karşılanılan verimsiz tarlalar köylülerde hayal kırıklığı yaşatır.


ANLATIM TEKNİKLERİ


Romanda olaylar birinci tekil şahıs tarafından anlatılıyor. Roman yazarı konuşuyor ve söyledikleri romandaki kişilerin kafasından geçenlerdir.


İç monologlara geniş yer veren yazar, bununla romandaki kişilerin içini okuyucuya açar. Özellikle Meryemce üzerinden iç monolog sıkça yapılır. Meryemce’nin bir diğer özelliği inatçılığından dolayı oğluna söylemek istediklerini ona kin duyduğundan ya gelinine ya da bir nesneye söyleyerek iletir:”Ağaç, dedi, kimseye demiyorum, sana diyorum, hey ulu ağaç. Benim atımı Koca Halil öldürdü.” (s.98)


Yaşar Kemal romanı boyunca sıkça ikilemelere yer vermiştir. Bunun yanında deyim ve atasözlerine de eserde yer verilmiştir.


DİL ve ÜSLUP


Yazar, eserinde sade bir dil kullanmıştır. Köylü hayatını anlattığı bu eserinde Anadolu’nun konuşma dilini kullanmış ve bu da eserin gerçekçiliğini ön plana çıkarmıştır. Böylece yapaylıktan uzak yazılan bu eser daha inandırıcı olmuştur.


Büyük bir gözlem gücüne sahip olan yazar, bunu etkileyici betimlemelerle süsleyerek okuyucuyu adeta anlatılanların içine sürüklüyor.


İç monologlara, ikilemelere, atasözlerine, yerel ağız özelliklerine, sözcüklerine yer vererek, bunları kendi dil ve üslubuyla karıştırıp, sağlamak istediği gerçekçilik duygusunu elde ediyor.




















Yorumlar